| |
İslami Sohbetleri Dinleyin Dilerseniz
yükleyin...
|
|
|
|
İLETİŞİM |
| |
|
|

. |
İMAN
Güvenme, verilen bir habere kalbten inanma,
haberi getireni tasdik etme; bir şeye tereddüde
düşmeksizin inanma; Allah'a, ondan başka îlâh
olmadığına, Hz. Muhammed (s.a.s)'ın Allah'ın
kulu ve Resulu olduğuna, Allah'ın meleklerine,
kitaplarına, ahiret gününe, kadere, hayır ve
şerrin Allah tarafından yaratıldığına inanma (Buhârî,
iman, 37; Müslim, iman, 1, 5, 7; Ebû Dâvud,
sünne, 15).
"İman" kelimesi; Arapça'da "if'al" vezninde
olup, aslı "emn" kökünden gelir. Dillere göre,
korkunun zıddı olan "emn-ü emân=emniyet, güven"
manasında, "âmene" fiilinin masdarıdır.
Kelimenin aslı "emn" de "emân" idi. Başına
"elif" gelince, "e'mene" oldu; sonra arapça
gramer kaidesine göre "imân" okundu. Kelimenin
başındaki "hemze" Arap diline göre "ta'diye"
için "geçişli" olursa, "eman vermek, emin
kılmak" manasına gelir ki; "esmâüllah = Allah'ın
isimleri"nden olan "Mümin" bu manadan
alınmıştır. Sayrûret (olmak) için kullanılırsa,
iman; "emin olma, kalbi güven ve sükûna
kavuşturma" manasına gelir. Buna lisanımızda
"inanma" denir.
Bütün dilcilerin örfünde imanın hakikati;
"mutlak tasdik"dir. Yani, bir şahsa, bir habere
veya bir hükme, kesin olarak ve gönülden gelerek
inanmak, onu doğrulamak, sözünü doğru kabul
etmektir. Tasdik eden, tasdik ettiği şahsı
tekzip edilmekten emin kılmış veya bizzat
kendisi yalandan emin ve mutmain olmuştur. İman
kelimesi, ya "âmenehu" da olduğu gibi doğrudan,
veya "âmene bihi" ve "âmene lehu" da olduğu
gibi, (be) veya (lâm) ile mef'ul alır. (be) ile
olursa, "İkrar ve itiraf"; (lâm) ile olursa, "iz'an
ve kabul" manası ifade eder (Râgıb el-isfahanî:
El-Mutredâd; Asım Efendi, Kamüsü'l-Mühit
tercemesi, İstanbul 1272 H., III, 593-594; İbn-i
Manzur, Lisânü'l-Arap, Bulak Mısır 1303, XVII
160-163).
Bu esasa göre sözlükteki iman, mantık ilmindeki
"tasavvur"un karşılığı olan "tasdik" ten ibaret
olup, kavramındaki iki unsur vardır: Biri
"bilgi=marifet" unsuru; diğeri, irade ve ihtiyar
(kesb)" unsuru. Çünkü, önce neye, niçin ve nasıl
inanılacağı bilinmeden, bir şeye iman ve onu
tasdik mümkün olmaz. Bu yönden "marifet"
unsurunun rolü açık; imanın akıl, fikir, düşünce
ve nazar ile ilgisi aşîkârdır. İrade ve ihtiyar
unsuru ise, bilinen bir şeyin tasdik edilerek
iman haline gelmesi, terim ifadesiyle "iz'an ve
kabulü" için şarttır. Diğer bir deyimle; bilinen
ve iman konusu olan husus, baskı ve korkudan
uzak, samimi bir gönülle içten benimsenmeli, tam
bir teslimiyet ile kabul ve itiraf edilmelidir.
O halde imanda; bilgiye dayanan iradeli bir
tasdik, kesb ve ihtiyar lâzımdır. Her şeyi çok
iyi bilen şeytanın kâfir sayılması, bu ikinci
unsurun bulunmamasındandır. O halde, yalnız
"marifet" ile iman olmaz. Çünkü kesb ve ihtiyar
olmadan kalbde hasıl olan şey, tasdik değil,
marifettir. Zira bir bilginin. imanda aslolan
"tasdik" derecesinde sayılabilmesi için onda,
irade ve ihtiyara dayanan kalp rızası ve
teslimiyet şarttır. Ancak, tasdikte aranan
iz'an'ın, "itikad-ı câzim" denilen kesin olarak
yakîn ifade etmesi şart koşulmadığından; "zann-ı
gâlib" denilen avam müslümanların tasdiki, yani
"mukallidin imam" Ehl-i Sünnete göre kâfi ne
makbul sayılmıştır. Bu gibi tasdiklere "iman-ı
hükmî" denir. Aklı ve naklî delillere dayanarak
elde edilen kuvvetli imana ise, "tahkîki iman"
adı verilir. Bu yola (delil ve istidlâle) gücü
yettiğince başvurmak farz olduğundan, bunu
terkeden bir mü'min günahkâr olur (bk.Ali Arslan
Aydın, İslâm İnançları (ilm-i Kelâm), İstanbul
1984, I, 148-150).
Tasdikin Derece ve Türleri:
Mutlak tasdikin derece ve türleri vardır. Her
tasdik, meselâ, "Allah'a iman ettim", "Hz.
Muhammed (s.a)'e, Kitabullah'a ve ahirete
inandım" cümleleri, ayrı ayrı kariyeler
(önermeler) olarak farklı hükümler ifade eder.
Her birinde tasdik ve hüküm bulunan bu iman
nevileri, taalluk ettiği şeylere göre çeşitli
manalara gelmekte, hepsi de, "kabul ve itiraf"
manası ifade etmektedir. Tasdikte aslolan,
söylenen sözün veya haberin doğru ve sâdık
olmasıdır. Sözün sadık olması ise, verilen
hükmün sadık olmasında, yani o hükmün gerçeğe
mutabık olmasındandır. Mutabık ise, o hükmün
doğru ve sadık; değilse, yalan ve yanlıştır.
Tasdik edilerek inanılan şey, görülen ve bilfiil
mevcut olan bir şey ise, bu tasdike "tasdik-i
şuhûdî"; gözle görülmediği halde, varlığına
delâlet eden bir delil veya eser vasıtasıyla
biliniyorsa, bu gibi tasdiklere de "tasdik-i
gaybı" denir. Bu yönden, imanın içerdiği mutlak
tasdik, dilciler nazarında; a) Ya kavlî, yani
sözle, b) Veya fiilî, yani iş ve amel ile olur.
Kavlî olan da, biri kalbî (kalp diliyle), diğeri
de lisanî (dil ile) olmak üzere iki türlüdür. O
halde, dilcilere göre tasdikin üç türü ve
derecesi vardır. Bunlar;
a) Kalb ile yapılan tasdik: Bir kimsenin
herhangi bir şahsı veya hükmü kalbiyle kabul ve
itiraf etmesidir.
b) Bizzat dil ile yapılan tasdik: Bu da,
insanın, inandığı şeyin hak ve gerçek olduğunu
başkası duyacak şekilde söyleyip ilân etmesidir.
Dil ile yapılan bu tasdik de iki türlüdür: a)
Hakîkî, b) Zahirî, Hakîkî anlamda; dil ile ikrar
edilen, kalb ile de tasdik edilir. Yani dil ile
kalb tasdikte birleşir. Böyle bir tasdike sahip
olan kimse, hakîkaten inanmış bir "mü'min"dir.
Zâhirî alanda ise dil ile tasdik olunan şey,
kalp ile tekzip olunur. Yani dili ve zahiri
başka, kalbi ve batını başkadır. Kalbi, dilinin
söylediğini inkar ve reddetmektedir. Bu gibi
zahiri tasdik sahiplerine, dinî literatürde
"münafık" adı verilir. Bunlar zahiren mümin;
hakîkatta ve Allah katında kafir sayılırlar.
c) Organlarla yapılan fiili tasdik: Söylenen
sözün gereğini bilfiil ima etmek süretiyle
yapılan tasdik şeklidir ki, bunun makbul olanı;
işlenen fiilin, hem dil, hem de kalp ile yapılan
bir tasdike dayanmasıdır. Şayet yalnız dil ile
ikrarın eseri ise, yapılan iş, riyadan başka bir
şey değildir ve nifak alametidir (Elmalılı, Hak
Dini Kur'an Dili, I, 179).
İslam Istılahında İmanın Manası, Hakîkati ve
Rükûnleri
İslami ıstılah olarak "iman", Peygamberimiz Hz.
Muhammed (s.a.s)'in Allah (c.c.) tarafından
getirdiği kesin olarak bilinen haber, dini esas
ve hükümlerin doğru ve gerçek olduğuna
tereddütsüz inanmak, bunların tamamını iz'an ve
kabul ile tasdik ve itiraf etmektir. Yani
Allah'a, Hz. Muhammed'in son Peygamber olduğuna
ve "Zarûrât-ı diniyye" diye bilinen İslâmî
esaslara, hükümlere ve haberlere, kesin olarak
inanmak, tamamını kabul ve itiraf etmektir.
Zarûrât-i diniyye; Peygamberimizden tevâtür
yoluyla naklolunan ve aklî delile muhtaç olmadan
bilinen; Kur'an'ın Allah kelâmı olduğu, ölümden
sonra dirilmenin ve âhiret hayatının hak olduğu;
namaz, oruç, zekât ve Hac gibi ibadetlerin farz;
zinanın, şarabın, faizin, adam öldürmenin ve
yalan söylemenin haram olduğu gibi İslâmî esas,
hüküm ve haberlerdir. Kesinlik ifade eden bu
gibi dinî esaslara her müslümanın tereddütsüz
inanması gerekir. Bu bakımdan, dini terim olarak
iman, taalluk ettiği şeylerin arzettiği
hususiyet bakımından daha özel, dilciler
nazarında ise daha genel ve şümullüdür.
İman hakîkatta bir kalp ve vicdan işi olduğuna
göre; dilciler nazarında da, dinî ıstılahta da
aslolan, imanın hakîkatında bulunması gereken
tasdiktir. Fakat, bu tasdik ve itirafın masdarı,
kaynağı nedir? İmanın hakîkatını teşkil eden
hükümler nelerdir? Yalnız kalp midir? Yalnız dil
midir? Veya her ikisi birden midir? Yoksa bu
ikisine ilaveten, azalarla yapılan işler, salih
ameller midir? İşte bu hususta İslâm âlimleri
arasında görüş ayrılığı vardır. Bundan dolayı
birçok itikadi mezhep ortaya çıkmıştır.
a) Ehl-i Sünnet'ten bazılarına göre şer'î iman;
Hz. Muhammed (s.a.s)'in Allah Teâlâ'dan
getirdiği kesin olarak bilinen şeylerin hepsinin
doğru ve gerçek olduğunu kalp ile tasdik ve dil
ile ikrar etmektir. Bu tarife göre imanın; biri
tasdik diğeri ikrar olmak üzere iki rüknü
vardır. Ancak, bu rükünler aynı seviyede birer
aslî rükün değildir. Çünkü bunlardan "kalp ile
tasdik", hiçbir mazeret karşısında vazgeçilmeyen
"aslî rükün"dil ile ikrar ise, dilsizlik ve ölüm
tehlikesi gibi zarûrî haller karşısında
vazgeçilebilen ve vücubu sakıt olan "zâid rükün"
dür. Aslî rükün sayıları kalb ile tasdik zâil
olduğu anda, o kimse imandan çıkar ve kâfir
olur. Çünkü her halükârda tasdiksiz iman olmaz.
Ancak ölüm tehdidi karşısında diliyle ikrar
etmeyen bir kimse, kalbi samimi tasdik ve imanla
dolu olduğu için imandan çıkmaz ve kâfir olmaz
(en-Nahl, 16/106). "Kavl-i Meşhur" olarak şöhret
buları bu mezhebi, bazı Ehl-i Sünnet
Kelâmcıları, Hanefi imamlarından Şemsü'l-eimme
es-Serahsî, Fahru'l-İslâm Pezdevî ve diğer
Hanefi fakihleri benimsemişlerdir. Hatta İmam-ı
Âzam'ın da bu görüşü tercih ettiği rivayet
edilmiştir (Fıkh-ı Ekber Aliyyu'l-Kâri Şerhi, s.
76-77; Şerhu'l-Makâred, II, 182, Şerhu'l-Akâidi'n-Nesefiyye,
s. 436438).
b) Ehl-i Sünnet'ten "cumhuru muhakkikîn" e göre
şer'î iman; inanılması gerekenleri kalb ile
tasdikten ibarettir. O halde şer'; imanın yegane
rüknü, kalb ile tasdiktir. Kalbinde böyle
tereddütsüz bir tasdik bulunan kimse, gerçekte
ve Hak Teâlâ indinde mümindir. Dil ile ikrar
etmek ise, imanın aslî veya zâid bir rüknü, yani
imandan bir cüz değildir. Fakat, kalble bulunan
tasdike, ancak dil ile ikrar edilmesi halinde
vakıf olunabileceği, aksi halde mü'min midir,
değil midir? bilinemeyeceğinden, dünyevî ve
hukûkî hükümleri tasdik edebilmek için, dil ile
ikrar şart koşulmuştur. Bu esasa göre, kalbiyle
gerçekten tasdik edip de, bunu diliyle ikrar
etmeyenler, dünyada müslüman sayılıp dini ahkâm
kendilerine uygulanmasa bile, Allah Tealâ
katında mü'min sayılırlar. Dini nasslar bu
görüşü daha fazla desteklemektedir: "Allah işte
bunların kalbine imanı yazdı" (el-Mücadele,
58/22); "İman henüz kalblerine girmedi" (el-Hucurât,
49/14 ve en-Nahl, 16/106 gibi). İmam Ebu Mansur
el-Maturîdi'nin tercihi de budur. Özellikle,
İmam Ebu'l-Hasan el-Eş'ârî ile İmamu'l-Haremeyn
el-Cüveynî ve İmam Fahru'd-Din er-Râzî bu
görüştedirler (Ali Arslan Aydın İslâm İnançları,
I, 164-165).
c) Selef Uleması ile, Hadis âlimlerinden birçoğu
ise rivayete göre, İmam Mâlik, İmâm Şâfiî ve
İmam Ahmet (r.a)'a göre Şer'î İman; "İkrarın bil
lisan, tasdikun bil cenan ve amelün bil
erkân"dır. Yani, "dil ile ikrar, kalp ile tasdik
ve rükünlerle amel" Fakat bu görüşe sahip olan
Selef Uleması ve bazı mezhep imamları, ameli
terk eden kimseleri "fâsıkâsî" saymışlarsa da,
bu gibilerin imandan çıkarak kafir olacaklarına
hükmetmemişlerdir. Ayrıca, abid ve zahid
müslümanlara tatbik edilmekte olan dini ahkâmın,
ameli terkeden fâsıklara da uygulanacağını
söylemişlerdir. Nitekim tatbikatta hep böyle
olagelmiştir. Bu zevata göre şer'î imanın
hakîkatı iki şekilde mütâlaa edilmektedir. Biri;
er geç Cennete girme imkânını sağlayan iman
esasıdır ki, bu kalp ile tasdikle veya tasdikle
beraber dil ile ikrar ile tahakkuk eder. Diğeri
ise, müslümanı cehennemin azabından koruyan ve
ebedî saadete erdiren "Kemâl-i iman", yani
imanın kâmil olmasıdır. Şüphe yoktur ki amel,
yani dini emir ve esaslara uyarak yasaklardan
kaçınmak, imanın kemalinden olup, onun güzel bir
semeresi ve beklenen meyvesidir. Sonuç olarak,
yukarıdaki tarif gerçekte, "imanın aslını ve
hakikatı"nın değil, "kemâl-i iman" yani iman
olgunluğunun tarifidir. Bu bakımdan, Selef ve
bazı hadisçilerin görüşü, Mu'tezile ve
haricilerin katı görüşleriyle ilgili olmayan
makul ve makbul bir görüştür (Ali Arslan Aydın,
a.g.e, I, 160-161 ve orada zikredilen ana
kaynaklar).
d) Havâriç ve Mu'tezile ise Şer'î imanın; dil
ile ikrar ve kalp ile tasdik şartından başka,
bunları amel ile tasdik etmek olduğunu iddia
etmişlerdi. Bunlara göre imanın hakikatı hem
"fiil-i kalp, hem fiil-i lisan, hem de fiil-i
cevârih" dir. Yani Şer'î imanın "üç rüknü"
vardır. Bunlar; Resulullah'ın Allah Teâlâ'dan
vahy ile telakki edip tebliğ ettiği ilâhî
esasları ve şer'î hükümleri; "a) Kalp ile
tasdik, b) Dil ile ile ikrar, c) Azalarla tatbik
etmek"tir. O kadar ki, bu üç rükünden birine
sahip bulunmayan; meselâ kalbiyle tasdik,
diliyle ikrar ettiği halde, bunlarla amel
etmeyen bir kimse, mümin sayılmaz. Bu şahıs,
Haricîler nazarında "kafir", Mu'tezile nazarında
ise, "ne mümin ne de kafirdir", fakat imanın
hakîkatından olan bir cüz'ü, yani ameli
terkettiği için "fâsık" sayılır. Bu esasa göre
Mu'tezile, "günâh-ı Kebâûr" den, yani büyük
günahlardan birini işleyen veya "vâcipler"den
birini terkeden kimseyi mümin olarak kabul
etmez. Bu gibiler için meşhur "el-Menziletü
beyne'l-menzileteyn" tezini ileri sürer,
bunların Cennet ile Cehennem arasında bir yerde
kalacaklarını iddia eder. Bu görüşlerini isbat
için bir çok nassları te'vil eder. Bu mesele,
Ehl-i Sünnet'in red ve cerhettiği Mutezilenin
beş ana prensibinden biridir. Hâricîlerin ki
ise; siyâsî esasa dayanan, son derece kat bir
iddia olup, mesnetsiz ve akl-ı selimden uzaktır.
Bu müfsit görüşün karşısında "tefrid" sayılan
diğer bir iddia ise, "Kerrâmiyye" adıyla
anılanların şu görüşüdür: Şer'î imanın tek bir
rüknü vardır. O da "tasdik-i kavlî" denilen "dil
ile ikrar" dan ibarettir. Yani kalbiyle inandığı
halde, bu inancını diliyle ikrar ve izhar
etmezse, kimse, "mü'min değildir ama ölünce
Cennete girebilir". Bu iddiaya göre, kalbleriyle
inanmadıkları halde, diliyle inanmış gözüken
münafıkların da mü'min olmaları gerekir. Halbuki
bu gibilerin mü'min olmadıkları, Kur'an-ı
Kerim'de açık olarak belirtilmiştir:
"İnsanlardan öyleleri vardır ki; Allah'a ve
ahiret gününe inandık" derler; Halbuki onlar
mü'min değillerdir" (el-Bakara, 2/8, bk. İmamu'l-Harameyn
el-Cüveyni, Kitabu'l-İrşad. 396, Ali Arslan
Aydın, a.g.e, 158-167 ve arada kaydedilen
eserler ve aykırı görüşleri reddeden deliller).
İcmali ve Tafsili İman: Ehl-i Sünnet'e göre
-yukarda açıklanan- Şer'î iman iki surette
teşekkül eder. İcmali veya tafsilî. Resulullah
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in tebliği ettiği dini
esas ve ilâhî hükümlerin tamamına, tafsilat
gözetmeden topluca inanmaya icmali iman denir.
Bunun da en özlü ifadesi; "Allah'tan başka ilâh
bulunmadığına ve Hz. Muhammed'in Allah'ın Rasûlü
olduğuna" kesin olarak inanmaktır. Bu iman,
"Kelime-i Tevhid" ve "Kelime-i şehadet" diye
bilinen kesin "Lâ ilâhe illallah, Muhammedu'r-Resulullah"
demek ve bunu kalb ile tasdik etmekle olur. Bu,
Şer'i imanın ilk mertebesi ve İslâm binasına
girmenin ilk şartıdır. Çünkü bu cümlede,
İslâm'ın iki ana rüknü ile bir kimsenin iman
etmesi zorunlu olan dini hakîkatların esası ve
özü toplu olarak vardır. Zira Allah Tealâ'nın
yegane hâlık ve tek mabud; Hz. Muhammed
(s.a.s)'in de Allah'ın Resulü olduğunu tasdik
etmek, onun haber verdiği bütün dinî esaslara ve
ilâhî hükümlere topluca inanmak demektir. Ancak,
bu dinî hükümlerin tamamını tek tek hemen
öğrenemeden, hepsine birden topluca iman
edildiği için, bu tür imana "İcmali iman"
denmiştir. Akıl ve baliğ olan (akıllı ve
erginlik cağına gelen) her şahsa, "icmali iman"a
sahip olmak şart ve farz ise de; mümine yarasan
imanın bu ilk kademesinde ve İslâm'ın ana
kapısında kalmayıp, dinin diğer iman ve ibadet
esaslarını, amelî ve ahlâkî hükümlerini -gücü ve
takati nisbetinde- öğrenmesi ve bunlara ayrı
ayrı tafsili olarak iman etmesidir.
Tafsili İmanın Dereceleri ve İman Esasları:
Tafsili imanın birinci derecesi şu üç büyük
esasa inanmaktır: a) Allah Teâlâ'nın varlığına,
birliğine, yegane yaratıcı ve tek Ma'bûd
olduğuna, b) Hz. Muhammed (s.a.s)'ın Allah'ın
kulu ve son Peygamberi olduğuna, c) Ölümden
sonra dirilmenin (ba'sü ba'de'l-mevt), ahiretin
ve ahiret ahvâlinin (Cennet ve nimetlerinin,
Cehennem ve azabının ve oradaki diğer
gerçeklerin) hak ve gerçek olduğuna yakınen
inanmaktır.
Tafsili imanın ikinci derecesi; "Âmentü'de
ifadesini buları altı iman esasına; Allah'a,
Meleklerine, (bütün) kitaplarına, (bütün)
peygamberlerine, ahiret gününe (ve ahiret
ahvaline) ve kaza-kadere (hayır ve şerrin
Allah'dan- O'nun yaratması ve takdiri ile
olduğuna) kesin olarak inanmaktır. Bu esaslar,
Kur'an-ı Kerim'de birçok ayetlerde
belirtilmiştir (el-Bakara, 2/177, 285; en-Nisâ,
4/ 136). Hz. Ömer (r.a)'ın Peygamberimiz
(s.a.s.)'den naklettiği meşhur "İman, İslâm ve
İhsan" hakkındaki uzun hadisinde "Kaza ve Kadere
iman" ayrıca zikredilmiştir. Bu hadis, -Sünen-i
Ebû Dâvud hâriç- Kütübü Sitte'de mevcut olup,
tevatür derecesine ulaşmıştır. Bu bakımdan bütün
İslâm âlimlerince "Kaza ve Kadere İman", iman
esaslarından kabul edilmiş, Ehl-i Sünnet
mezhebinin ana kitaplarında yeralmıştır.
İman Esasları: (bk. "Allah'a iman," "Meleklere
iman", "Kitaplara iman ", "Peygamberlere iman,"
"Ahirete iman" ve "Kaza-kadere iman" maddeleri).
Tafsili imanın üçüncü ve en yüksek derecesi,
Resulullah Hz. Muhammed (s.a.s.)'in, Allah Teâlâ
tarafından "Kitap" ve "Sünnet" ile tebliğ ettiği
kesin olarak bilinen ilâhî esas ve hükümlerin
tamamına ve her birine ayrı ayrı (murad-ı
ilâhîye uygun olarak) iman etmektir. Daha açık
bir deyimle; Allah kelâmı olduğu tevâtür yoluyla
ve kesin olarak bilinen Kur'an ayetleri ile
Peygamberimizin sahih hadislerinde zikredilen
namaz, oruç, zekât ve hac gibi farz ibadetleri;
adam öldürmek, zina etmek, içki içmek, yalan
söylemek gibi haramları, hülâsa her türlü emir
ve yasakları, iman. amel ve ahlâk esaslarını ve
her biri ile ilgili dinî hükümleri gücü
yettiğince öğrenerek bunların farz, vâcip, haram
veya helâl olduklarını tasdik etmek ve hepsinin
hak ve gerçek olduğuna ayrı ayrı iman etmek,
İslâm'da tafsili iman derecelerinin en
yükseğidir. Ancak, imanın bu derecesine
ulaşabilmek, çok geniş ve etraflı bir ilim
sahibi olmayı, yani aslî (itikadî) ve fer'î (fikhî
amelî) bütün dinî esas ve hükümleri ayrı ayrı
öğrenip, herbirine irade ve ihtiyar ile inanmayı
gerektirir. Bu ise, ancak, bu nitelikte ilim ve
iman sahibi olan âlimlere, din bilginlerine
nasib olur. O halde tafsili imanın dereceleri,
her müslümanın imkân ve yeteneklerine göre
değişir. Gerçekte her şahıs, sahip olduğu ilim
ve kabiliyet ile orantılı olarak mükellef ve
sorumludur. Bu bakımdan, genel olarak herkes
için farz kılman iman, imanın ilk derecesi
sayıları "İcmali iman"dır. Zira, İslâm dairesine
ancak bu ana kapıdan girilir. Ancak, bununla
yetinilmeyerek, İslâm inançlarının ana unsurları
olan iman esaslarını güç oranında öğrenmek,
onlara tereddütsüz inanarak iman derecelerinde
yükselmek her müslüman için gereklidir. Böyle
olan kimseler, takvâ yollarında ilerlemiş,
imanlarını kuvvetlendirmiş, olgunlaştırarak
kemâle erdirmiş olurlar.
İman ile Amel Arasındaki Münasebet:
Yukarda verilen bilgilerden ve yapılan
açıklamalardan anlaşıldığına göre; gerek
dilciler ve gerekse Ehl-i Sünnet âlimlerinin
cumhuru (büyük çoğunluğu) nazarında "imanın
hakikatı"; Allah Teâlâ'nın varlığını ve
birliğini (ulûhiyetini ve tevhidini), Hz.
Muhammed (s.a.s.)'in peygamberliğini ve
Allah'dan getirip tebliğ ettiklerinde sadık
olduğunu kalp ile tasdikten ibarettir. Birçok
ayet ve sahih hadisler, bu hükme sarahaten
delâlet etmektedir. Nitekim Hak Teâlâ Kur'an-ı
Kerîm'de, "iman" kelimesini daima insanların
kalblerine isnat etmek suretinde ifade
buyurmuştur:
a. "İşte onlar o kimselerdir ki, (Allah) imanı
kalblerine yazdı" (el-Mücadele, 58/22)
b. "İman henüz kalblerinize yerleşmedi (hele bir
yerleşsin)..." (el-Hucurât, 49/14).
c. "... Kalbi iman ile (dolu ve) mutmain
(müsterih) olduğu halde... " (en-Nahl, 16/106).
Peygamberimiz (s.a.s) ise; "Lâ ilâhe illallah"
demesine rağmen "kâfirdir" diye bir kimseyi
öldüren Üsâme'ye; "Kelime-i Tevhid'i" söylediği
halde, onu niçin öldürdün?" diye sormuş, "o bu
sözü, kendisini ölümden kurtarmak için söyledi"
cevabını alınca: "Onun kalbini yarıp ta (imanı
var mı diye) baktın mı?" buyurmuşlardır (Tirmizî,
Kader, 7; İbn Mace, Mukaddime, 13; Ahmed İbn
Hanbel, II, 4).
Aynı âlimlere göre "dil ile ikrar"da, yukarda
belirtildiği gibi, imanın hakikatından bir cüz,
ondan bir rükün olmayıp, bir kimsenin müslüman
olduğunu bilmek ve ona İslâm'ın dünyevi ahkâmını
tatbik edebilmek için zarurî görülen bir
şarttır.
İslâmî hükümlerle amel etmek, yani inanılan dinî
hükümleri bilfiil tatbik etmek ise; Ehl-i Sünnet
imam ve âlimlerinin çoğunluğu nazarında, imanın
hakikatına dahil değildir. Bu hususa yukarda
kaydedilen delillerden başka şu muhkem ayetler
açık ve kesin olarak delâlet etmektedir:
a. "Ey iman edenler; sizin üzerinize oruç
(tutmak) farz kılındı" (el-Bakara, 2/183). Bu ve
benzeri ayetlerde (bk. el-Bakara, 2/153, 187;
Âlu İmrân 3/59; el-Enfâl, 8/20, 27; en-Nûr,
24/21; el-Ahzâb, 33/70; el-Cum'a, 62/9). Önce
"iman edenler" diye hitap edilmiş, sonra
müminlerin yapmaları ve yapmamaları gereken emir
ve yasaklar bildirilmiştir. O halde olumlu veya
olumsuz olan amel, imanın hakikatından olmayan,
ayrı ve başka bir şeydir.
b. "İman eden ve iyi (salih) amel isleyen
kimseleri Cennetimize koruz" (en-Nisâ, 9/57). Bu
ve benzeri ayetlerde (el-Bakara, 2/227; Yunus
10/9; Hûd, 11/23; Lokman, 31/8; Fussilet 41/8;
el-Buruç, 85/ 11; el-Beyyine, 98/7; el-Ankebut,
29/7, 9, 58; el-Fâtır, 35/7; eş-Şûrâ, 42/22)
salih amel imana atfediliyor ki; arapça gramer
kaidesince, ancak manası başka olan şeyler
birbiri üzerine atfedilir. Yani âtıf işlemi, "ma'tû"
ile "ma'tûfun aleyh"in başka başka manada
olmasını gerektirir. O halde amel, imandan başka
olup, ondan bir cüz değildir.
c. "Kim mümin olarak, iyi ve güzel amel
işlerse..." (Tâhâ, 20/ 112). Bu âyet-i kerîmede
amelin makbul olması, imanlı olma şartına
bağlanmıştır. Meşrutun (yani amelin) şartta
(yani imandan) dahil olmayacağı, bilinen kural
gereğidir. O halde iman ve amel. ayrı ayrı
şeylerdir.
d. "Eğer müminlerden iki zümre birbirleriyle
vuruşur, cenk yaparsa, aralarını bulup onları
sulh ediniz..." (el-Hucurât, 49/9). Bu ayet-i
kerimede; birbiriyle cenk yapan büyük günah
sahipleri "mü'min" diye anıldığına göre; iman
ile haram olan adam öldürme fiilinin dahi mümin
bir şahısta birlikte bulunabileceği, dolayısıyla
her cins amelin imandan ayrı ayrı ve ondan başka
bir unsur olduğu gayet açık olarak
bildirilmektedir.
Bu ve benzeri ayet-i kerîmelerin sarahatına
ilaveten, herbiri birer salih amel olan
ibadetlerin Allah indinde makbul olabilmesi
için, önce imanın (kalbdeki tasdikin) şart
olduğunda, İslâm âlimleri arasında icma vardır.
Bu bakımdan, kafirin yaptığı ibadetin bir değeri
ve sevabı yoktur. Çünkü o, önce iman etmekle,
sonra ibadet ve salih amelle mükelleftir.
İnanmadan yapılan ibadetler, Allah katında
makbul ve muteber değildir.
Yukarda zikredilen delâleti katı dinî delillere
ve ulemanın icmaına binaen; amelin, imanın
hakîkatından ve aslından bir rükün olmadığı
açıkça anlaşılmaktadır. (Fazla bilgi için bk.
Fıkh-ı Ekber, Aliyyu'l-Karî Şerhi, s. 80;
Tefsîr-i Kebir, I, 249; Şerhu'l-Makâsıd, II,
187; Şerh-i Mevâkıf, c. III, s. 248).
Her ne kadar imandan bir cüz ve rükün değil ise
de, ikisi arasında çok sıkı bir münasebet
vardır. Çünkü ibadette ve salih amel (iyi ve
güzel işler), sahibinin imanını olgunlaştırır.
Allah Teâlâ'nın vadettiği ve Resulullah (s.a.s)'ın
müjdelediği ebedî nimetleri ve rıza-i ilâhîyi
kazandırır. O halde, kalbde bulunan iman nurunu
parlatmak ve kuvvetlendirerek onu kemale
erdirmek için Allah'a ibadet etmek, iyi ve salih
ameller yapmak gerekir. Çünkü eseri dış hayatta
ve toplumda görülmeyen bir iman, meyve vermeyen
bir ağaç gibidir. Dinin de, dinin temeli olan
imanın da bir hedefi ve bir gayesi vardır. Bu
hedef, güzel ahlâk, insanlara faydalı olmak ve
Allah'ın rızasını kazanmaktır. Allah Teâlâ'nın
rızası ise, yalnız -bir kalp ve vicdan işi olan-
iman ile değil; o imanın meyvesi olan ibadetle,
salih amellerle ve güzel ahlâk sahibi olmakla,
yani inanılan şeylerin icabını bilfiil yapmakla
elde edilir. Esasen kalp ve gönül sahasından
çıkmayan herhangi bir inancın, ameli ve hayatı
bir kıymeti olamaz. Çünkü bu, imanı kalpte
hapsetmekten ve ondan faydalanmamaktan başka bir
şey değildir. Hakîki iman, insanı harekete
getiren, sahibini iyiye, doğruya, salih amele
götüren muharrik kuvvet olmalı; eseri hayata
fiilen intikal ederek mümini ve çevresini
aydınlatmalıdır. İşte bu da, inanılanı, hayatta
tatbik etmekle, yani; Allah'a ibadetle, Salih
amel adıyla anıları iyi ve doğru işler yapmakla
ve güzel ahlâka ermekle olur. O halde, imansız
olarak yapılan ibadet ve amel makbul değilse (ve
nifâk alameti sayılırsa), amel ve ibadete
sevketmeyen ve kalbde saklı kalan iman da kâfi
değildir. Öyle ise, imanı kemâle erdirmek ve
olgun bir hale getirmek için, Allah'ın
emirlerine sarılmak, yasaklarından kaçınmak;
yani salih amel lâzımdır. İşte ancak bu gibiler,
Allah'ın rızasına ve sonsuz saadete ererler.
Bunun içindir ki; amel imanın hakikatine dahil
değil ise de; kemâlinden olduğunda şüphe yoktur.
Bu bakımdan, yukarda belirtildiği gibi- Selef
uleması, hadisçiler ve bazı mezhep imamları,
ameli imandan, yani kemâlinden saymışlardır. Bu
görüş, doğru ve isabetli bir görüştür.
Kelime–i Tevhid
Okunuşu: "La ilahe İllellah, Muhammedün
Rasûlüllah."
Anlamı: "Allah'tan başka tanrı yoktur. Hazreti
Muhammed (s.a.s.) Allah'ın Peygamberidir."
Kelime-i Şehadet
Okunuşu: "Eşhedu en la ilahe illellah ve eşhedü
enne Muhammeden abdühü ve Rasûlüh."
Anlamı: "Ben şahitlik ederim ki, Allah'tan başka
Tanrı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Hazreti
Muhammed (s.a.s.)
Allah'ın kulu ve Peygamberidir."
. İSLAM'DA İNANÇ ESASLARI
İnanç kelimesi, "imanın" karşılığı olarak
kullanılır. İman sözlükte; inanma, güvenme,
gönülden bağlanma ve bir şeyin doğruluğunu
kabul etme; terim olarak ise, dinin emir ve
yasaklarına ve Kuranıkerim'de haber verilen
hususların hepsine inanmak, anlamına gelir. Bu
durum en genel ifadeyle Allah'a, meleklere.
kitaplara peygamberlere, ahiret gününe, kadere,
iyilik ve kötülüğün Allah'tan geldiğine,
öldükten sonra dirilmenin gerçek olduğuna
inanmak şeklinde özetlenebilir.
Allah'ın çağrısına uyup ona inanmak, insanın
nelere inanması gerektiği hususuna açıklık
getirdiği gibi, nasıl ibadet edeceğini ve hangi
ahlaki prensiplere sahip olacağını da öğretir.
İslam dini insanın yararına gördüğü ilkeleri
ortaya koymuş, kişileri» bunlara inanıp
inanmamakta serbest bırakmıştır. İnsan vereceği
kararı iyice düşünüp değerlendirerek ve kendi
isteğiyle vermelidir. İslam akla hitap eder,
prensipleri akla ve mantığa uygundur. Bu
nedenle de aklı olan kimseleri muhatap alır. Bu
özelliğe sahip olan kişiler de İslam’ı kabul
edip etmemekte serbesttir Dinimiz bu noktada
hiçbir zorlamaya izin vermez. Herkes istediği
inancı seçmekte hürdür.
İMAN: Sözlükte: Benimsemek,bağlanmaktır.
Terim olarak:a)Maturidi:Allahın varlığını ve
birliğini dil ile söyleyip,kalp ile tasdik
etmektir.
b)Eş'ari :Allahın varlığını ve birliğini dil ile
söyleyip ,kalp ile tasdikten sonra amel
etmektir.
İnsandaki din duygusunun gelişimi
"Her doğan çocuk tevhid inancı üzerine
doğar.Sonra anne ve babası çocuğu yahudi ise
yahudi ,hıristiyan ise hıristiyan,
mecusi ise mecusi yapar." (hadis)
a)İnsan inanç fikrini yaşadığı toplumda hazır
bulur.
b)Allah peygamberleri ile kendini tanıtır.
İMANIN GEÇERLİ OLMASI İÇİN GEREKLİ ŞARTLAR
1-İman korku ve ümitsizlik halinde
olmamalıdır."Artık o çetin azabımızı gördükleri
zaman,Allaha inandık ve O'na ortak
koştuğumuz şeyleri inkar ettik dediler.Fakat
azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine
bir fayda vermeyecektir.Allahın kulları hakkında
olan adeti budur.İşte kafirler burada hüsrana
uğramışlardır."
(Mü'min 84-85) Kul so nefesinde uğrayacağı azabı
görür ve ondan sonra iman ederse ,imanı geçerli
olmaz.
2-Mü'min inkara ve dini yalanlamaya alamet
sayılan şeyleri yapmamalıdır.Örnek: Allaha
inanıp peygambere inanmamak gibi
3-İslami hükümlerin hepsini bir bütün kabul
etmeli , hiçbirinin yerine getirilmesinde
çekinilmemeli,inat etmeli ,Allahın emirlerinden
bazılarını kötü görmemelidir.Örnek: İçkinin
haram oluşunu güzel görmemek gibi.
4-Mü'min Allahın rahmetinden ümitsiz,azabından
emin olmamalıdır.
A. ALLAH İNANCI
İslam’ın inanç esaslarının başında Allah'ın
varlığına, birliğine inanmak yer alır.Allah'a
inanmak, onun kudretli, ustun ve her şeyi yerli
yerince yapan bir yaratıcı olduğuna inanmak
anlamına gelir. Çünkü Yüce Allah, her şeyi
yoktan var etmiş ve bir düzen içinde
yaratmıştır. Gerçekten de evrendeki varlıklara
baktığımızda, örneğin dünyanın dönüşünde,
güneşin, ayın ve diğer gezegenlerin
hareketlerinde, yörüngelerinde seyredişinde bunu
görebilmek mümkündür. Şüphesiz bu durum Allah'ın
birliğinden kaynaklanmaktadır. Bugüne kadar elde
edilen bulgular göstermektedir kir evren tek
bir ustanın elinden çıkmış, uyumlu bir yapı
gibidir.
insan akıllı bir varlıktır. Aklını kullanarak
Allah'a imanın gereğini kavrayabilir. İnsanın
Allah'a gönülden inanıp bağlanabilmesi,
yaratıcısının varlığı ve birliğini gönülden
kabul etmesine bağlıdır. Gönülden kabul de bilgi
ve araştırmaya bağlıdır.
Allah inancının insan ve toplum üzerinde olumlu
birçok etkileri vardır. Bunlardan bazıları
şunlardır:
a) Allah'a manan kişi, başta onun rızasını
düşünür ve razı olacağı şeyleri yapar, razı
olmayacağı şeyleri de yapmaz.
b) Allah'a inanan kişi, Allah'ın her şeyi görüp
bildiğine, hiçbir şeyin ondan gizli
kalmayacağına inanır. Kötülüklere ceza, yararlı
davranışlara ise mükafat verileceğini de
bilerek, davranışlarını ona göre ayarlar.
c) Allah'a inanan kişi, bela ve kötülüklere
karşı sabır gösterir, ona güvenir ve dayanır
Allah'a inanan kişi, her hususta sorumluluk
sahibi olduğunu bilir insanların hakkına
hukukuna tecavüz etmez, onlara karşı iyilik,
cömertlik, yardımseverlik gibi güzel duygular
içerisinde bulunur, Birlik, beraberlik,
kardeşlik duygulan içerisinde hareket eder,
insan haklarına saygılı olduğu gibi toplum
düzeninin sağlanmasında da önemli bir rol
oynar. Kendisini de insanları da mutlu etmeye
çalışır.
Kelime–i Tevhid
Okunuşu: "La ilahe İllellah, Muhammedün
Rasûlüllah."
Anlamı: "Allah'tan başka tanrı yoktur. Hazreti
Muhammed (s.a.s.) Allah'ın Peygamberidir."
Kelime-i Şehadet
Okunuşu: "Eşhedu en la ilahe illellah ve eşhedü
enne Muhammeden abdühü ve Rasûlüh."
Anlamı: "Ben şahitlik ederim ki, Allah'tan başka
Tanrı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Hazreti
Muhammed (s.a.s.)
Allah'ın kulu ve Peygamberidir."
ZATİ SIFATLARI
1-VÜCUT: Var olmak demektir.
2-KIDEM: Başlangıçsız olmaktır.
3-BEKA: Sonsuz olmak.
4-VAHDANİYET: Zat ve Sıfatlarıyla birdir.
5-MUHALEFET-ÜN LİL HAVADİS: Yarattıklarına
benzemez.
6-KIYAM Bİ NEFSİHİ: Var olmak için başkasına
muhtaç değildir.
SUBUTİ SIFATLAR
1-HAYAT : Canlıdır.
2-İLİM : Her şeyi bilir.
3-SEMİ' : Her şeyi işitir.
4-BASAR : Her şeyi görür.
5-İRADE : Dilemesi.
6-KELAM : Konuşması.
7-KUDRET: Her şeye gücü yetmesi.
8-TEKVİN : Her şeyi yaratır.
FİİLİ SIFATLAR
1-Öldükten sonra tekrar diriltmek.
2-Hayır ve şerri yaratmak,
3-Doğruya ulaştırmak ve sapıklığa düşürmek,
4-Nimet vermek,
5-Peygamber göndermek.
ESMA-İ HUSNA
Esma-i Husna, Allah'ın güzel isimleri demektir.
Bir ayet-i kerîmede:"En güzel isimler O'nundur
(Allah'ındır)" (el-Haşr, 24) buyrulmaktadır.
Diğer bir ayette de; En güzel isimlerin Allah'a
ait olduğu belirtildikten sonra, bu isimlerle
dua edilmesi tavsiye olunmaktadır (el-A'raf,
180).
Allah'ın isimleri tevkifîdir. Yani, Allah
hakkında ancak ayet ve hadîslerde zikri geçen ve
söylenmesine izin verilmiş olan isimler
kullanılabilir. Rastgele isim izafe edilemez.
Esma-i Husna ile ilgili olarak Buharî ve
Müslim'de: "Allah'ın 99 ismi vardır. Kim bunları
ezberlerse (îman eder ve ezbere sayarsa) Cennete
girer" buyrulmuştur.
Tirmizî, İbn-i Hibban ve Hakim'in bu konudaki
rivayeti ise, şöyledir:"Kim bunları (Esma-i
Husna'yı) manalarını anlayarak sayar, bunlarla
Allah'ı zikrederse Cennete girer."
Hadîslerde zikri geçen 99 isim şunlardır:
Allah, er-Rahman, er-Rahîm, el-Melik, el-Kuddûs,
es-Selam, el-Mü'min, el-Müheymin, el-Azîz,
el-Cebbar, el-Mütekebbir, el-Halık, el-Bari',
el-Musavvir, el-Gaffar, el-Kahhar, el-Vehhab,
er-Rezzak, el-Fettah, el-Alîm, el-Kabıd, el-Basıt,
el-Hafıd, er-Rafi, el-Muiz, el-Müzill, el-Basîr,
es-Semi', el-Hakem, el-Adl, el-Latîf, el-Habîr,
el-Halîm, el-Azîm, el-Gafûr, eş-Şekûr, el-Aliyy,
el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukît, el-Hasîb, el-Celîl,
el-Kerîm, er-Rakîb, el-Mücîb, el-Vasi',
el-Hakîm, el-Vedûd, el-Mecîd, el-Bais, eş-Şehîd,
el-Hakk, el-Vekîl, el-Kaviyy, el-Metîn, el-Veliyy,
el-Hamîd, el-Muhsî, el-Mübdî, el-Muîd, el-Muhyî,
el-Mümît, el-Hayy, el-Kayyûm, el-Vacid, el-Macid,
el-Vahid, es-Samed, el-Kadir, el-Muktedir, el-Mukaddim,
el-Muahhir, el-Evvel, el-Ahir, ez-Zahir,
el-Batın, el-Vali, el-Mütealî, el-Berr, et-Tevvab,
el-Müntakim, el-Afüvv, er-Raûf, Malikü'l-Mülk,
Zü'l-Celali ve'l-İkram, el-Muksit, el-Cami', el-Ganiyy,
el-Muğni, el-Mani', ed-Darr, en-Nafi', en-Nûr,
el-Hadi, el-Bedî', el-Bakî, el-Varis, er-Reşîd,
es-Sabûr.
B. MELEK İNANCI
İslam dinine göre Yüce Allah'ın varlığına ve
birliğine inanan insan onun Kuranıkerim'de haber
verdiği varlıklara da inanmalıdır. Meleklerin
varlığı da kutsal kitabımızda açıkça söz konusu
edilir. O halde Müslüman bir kimsenin meleklere
de inanması gerekmektedir. Bu husus, imanın
şartlarından biridir.
Melekler gözle görme olanağımız olmayan nuranî
varlıklardır. Onların mahiyetini, nasıl
olduklarını en iyi bilen, Yüce Allah'tır. Zira
o, bilgisi ve sonsuz kudreti ile, bizim
dışımızda küçük büyük, görünen ve görünmeyen pek
çok varlık yaratmıştır, iste melekler de bu
varlıklar içerisinde gözle görme veya diğer duyu
organlarımızla algılama imkanından yoksun
olduğumuz varlıklardır.
Melekler, insanlar gibi seçme hakkı olan
varlıklar değildir. Yaptıklarından sorumlu
tutulmalarını gerektirecek bir irade, yapma ya
da yapmama serbestliğine sahip değildirler.
Onlar Allah'ın emrettiği isleri yerine
getirirler Onun dışında bir şey yapmazlar. Bu
nedenle sorumlulukları da yoktur. Günah
islemezler Asla, Allah'ın emirlerinin dışına
çıkmazlar.
Ayrıca Yüce Allah bunu Kuranıkerim'de "... Asıl
iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a ahiret
gününe, meleklere. Kitaplara ve Peygamberlere
inanır. ..." şeklindeki ifadesiyle, bir iyilik
olarak nitelemektedir. Yani meleklere inanmak,
iyilik olması sebebiyle ahlakî bir prensip
özelliği de taşımaktadır. Kutsal kitabımız
Kuranıkerim'den meleklerin insanlara hem müjde
hem de yardım edici olduklarını öğreniyoruz.
Melekler, insanların yararına ve iyiliğine olan
şeyleri isterler, insanlar için Allah'tan rahmet
ve bağış dilerler.
Meleklerin özellikleri.
Nurdan yaratılmışlardır. Yemezler, içmezler,
erkeklik ve dişilikleri yoktur. Gözle
görülmezler, hızlı hareket ederler, günah
işlemezler, devamlı ibadet ederler, çeşitli
şekillere girebilirler
Cebrail
(as.)
Vahy meleği
Malik
(as.)
Cehennem meleği
Mikail
(as.)
Tabiat düzenleyicisi
Zebani
(as.)
Azap meleği
İsrafil
(as.)
Sur meleği
Kiramen Katibin
(as.)
Yazıcı melekler
Azrail
(as.)
Ölüm meleği
Münker Nekir
(as.)
Sorgu melekleri
Rıdvan
(as.)
Cennet meleği
Hamele-i Arş
(as.)
Arş'ın taşıyıcıları
C. KİTAP İNANCI
İslam’ın inanç esaslarından biri de kitaplara
inanmaktır. Yüce Allah'a ve meleklere inanan bir
kimse ilahî kitaplara da inanmakla yükümlüdür
Kutsal kitabımız Kuran-ı kerim, dört ilahî
kitaptan bindir. Diğerleri; Tevrat, Zebur ve
İncil'dir. Bizler Müslüman olarak tüm ilahî
kitaplara ve bu kitapların Allah tarafından
gönderildiğine iman ederiz. '" Yüce Allah bu
kitapları göndererek insana olan ilgisini
göstermiş ayrıca insanların ilahî ilkelere
uyarak olgunlaşmasını amaçlamıştır.
Kutsal kitaplar bizim için vazgeçilmez bir
ihtiyaçtır. Bu kitaplar, bize nasıl
yasayacağımızı, insanlarla uyumlu geçinmenin
önemini ve güzel ahlak sahibi olmanın yollarını
öğretir. Kitaplar aynı zamanda nelere, nasıl
inanacağımızı ve ne şekilde ibadet edeceğimizi
de bildirir. Bu yüzden Allah'ın kitaplarında
yer alan emir ve yasaklar, insanların iyiliği,
huzur ve mutluluğu için yazılmış birer reçete
gibidir.
Kitap:Sistemli ve hacimli eserlerdir.
Suhuf:Sadece belli konuları içeren eserlerdir
KENDİNE KİTAP VE SUHUF VERİLEN PEYGAMBERLER
Tevrat
Hz.Musa
(AS)
Hz.Adem
(AS)
10 sayfa
Zebur
Hz.Davud
(AS)
Hz.Şit
(AS)
50 sayfa
İncil
Hz.İsa
(AS)
Hz.İdris
(AS)
30 sayfa
Kur'an-ı Kerim
Hz.Muhammed
(AS)
Hz.İbrahim
(AS)
10 sayfa
KUR'AN-I KERİMİN KONULARI
1-İnanç esasları
2-İbadetler
3-Dualar
4-Ceza ve mükafatlar
5-Ahiret ve evren ile ilgili konular
6-Geçmiş milletlerin hikayeleri
KUR'AN-I KERİMİN ÖZELLİKLERİ
1-Dili Arapçadır.
2-Sözü ve manasıyla mucizedir.
3-23 yılda parça parça inmiştir.
4-Peygamber zamanında yazılıp ezberlenmiştir.
5-Allah tarafından korunma sözü verilmiştir.
Kur'an-ı Kerimi diğer kitaplardan ayıran
özellikler
a-Dili Arapçadır.Başka dile meal olarak
aktarılır.
a-Başka dile tercüme edilebilir.
b-Sözü ve manasıyla mucizedir.
b-Sözü ve manasıyla mucize değildir.
c-23 yılda parça parça inmiştir.
c-Toplu olarak bir defada inmiştir.
d-Peygamber zamanında yazılıp ezberlenmiştir.
d-Peygamber zamanında yazılıp ezberlenmemiştir.
e-Allah tarafından korunma sözü verilmiştir.
e-Allah tarafından korunma sözü verilmemiştir.
f-Peygamberin hayatından ve ölümünden bahsetmez
f-Peygamberin hayatından ve ölümünden bahseder.
g-Bahsettiği konularda teferruata girmez
g-Bahsettiği konularda teferruata girer.
h-Kıyamete kadar insanların ihtiyacına cevap
verir.
h-Asıl metinleri bozulduğundan hükümleri
kalkmıştır.
Kitaplara imanın insana faydaları.
a-Allahın emir ve yasaklarını öğrenmek için,
b-Kötü davranışlar karşısında tembihle
davranışların düzeltilmesinden dolayı,
c-İslamın emir ve yasaklarını , ibadetler
konusunu belirttiğinden dolayı,
d-Geçmiş milletlerin başından geçen olaylardan
ibret alınması için,
e-Allahın kabul edeceği duaları içerdiğinden,
f-Ahirete dair ve gelecek ile ilgili bilgiler
içerdiğinden insanlara fayda sağlar.
Kur'an-ı Kerim'in Yazılması ve Mushaf Haline
Getirilmesi
Kur'an ayetleri geldikçe Peygamberimiz (s.a.s.),
vahiy katiplerini çağırır, ayetleri hangi
surenin, neresine yazılacağını gösterirdi. Vahiy
katipleri de gösterildiği gibi yazarlardı. Nazil
olan ayetleri Ashab-ı Kiram okur ve birçoğu da
ezberlerdi. Böylece Kur'an-ı Kerim,
Peygamberimizden günümüze dek hem yazılarak, hem
de ezberlenerek muhafaza edilmiştir.
Peygamberimizin sağlığında ayetler inmeye devam
ettiği için Kur'an'ın yazıldığı sahifeler Mushaf
haline getirilememişti. Kur'an, vahyin sona
ermesiyle tamam oldu.
Peygamberimiz (s.a.s.) in vefatından sonra
Halife olan Hz. Ebu Bekir, ashabın ileri
gelenlerinden bir komisyon kurdu. Halife Hz.Ebu
Bekir zamanında bir savaşta 70 e yakın hafızın
şehit olması sonucu Hz. Ömer’in teklifiyle
Kur'an ayetleri Zeyd b. Sabit başkanlığındaki
bir komisyon tarafından bir araya getirildi ve
tekrar yazıldı .Kur'an sahifelerinin bir araya
toplanarak kitap haline getirilmiş şekline
"Mushaf" denir.
Hz.Osman zamanında Arap kabileleri arasında
lehçe farklılıkları sebebiyle Çıkan
anlaşmazlıklar neticesinde 7 adet çoğaltılarak
belli merkezlere gönderildi.
Kur'an-ı Kerim'e Karşı Görevlerimiz
1) Her Müslüman, Kur'an-ı Kerim'in Allah'ın sözü
olduğunu bilmeli ve tecvit kurallarına uygun
olarak Kur'an'ı yanlışsız okumalıdır.
2) Kur'an-ı Kerim'i abdestli olarak eline alıp "Eûzü-besmele"
ile okumaya başlamalıdır. Kur'an'ı okurken
mümkünse kıbleye karşı dönmeli ve son derece
edepli, saygılı olmalı ve anlamını öğrenmeye
çalışmalıdır.
3) Kur'an-ı Kerim, temiz yerlerde okunmalı;
başka işlerle meşgul olup, dinlemeyen kimselerin
yanında ve pis yerlerde okunmamalıdır.
4) Kur'an-ı Kerim, yüksek ve temiz yerlerde
bulundurulmalı, hürmetsizlik sayılacak yerlere
konulmamalıdır.
5) Kur'an'ın yap dediklerini yapmalı, yapma
dediklerinden sakınmalı, Kur'an'ın ahlak
ilkelerine uygun hareket etmelidir.
Kur'an Okumanın Fazileti Hakkında
Peygamberimizin Mübarek Sözleri:
"Sizin en hayırlınız, Kur'an-ı öğrenen ve
öğretendir."
"Kim Allah'ın kitabı Kur'an'dan bir harf okursa
onun için bir sevap vardır. Her sevabın
karşılığı da on kat verilecektir."
"Kim Allah'ın kitabı Kur'andan bir ayet
dinlerse, ona kat-kat sevap verilir. Kim de
Allah'ın kitabından bir ayet okursa kıyamet
gününde kendisine nur olur."
"Kur'an okuyunuz. Çünkü o, kıyamet günü
okuyanlara şefaat edecektir."
"Kim Kur'an-ı Kerim'i okur ve onunla amel
ederse, kıyamet günü onun anne ve babasına öyle
bir taç giydirilir ki, onun aydınlığı dünyada
evlere vuran güneş ışığından daha parlaktır.
Artık siz bununla amel edenin sevabını hesap
edin."
Ç. PEYGAMBER İNANCI
islam dininde yer alan inanç esaslarından bir
diğeri de Peygamberlere inanmaktır.
Peygamber sözlükte; "haber getiren1' anlamına
gelir. Tanım olarak peygamber; Yüce Allah'ın
emir ve yasaklarını, haber ve hükümlerini
insanlara bildirip açıklamak üzere, insanlar
arasından seçip görevlendirdiği elçi demektir,
Kur'an'da peygamber yerine resul ve nebi
kelimeleri kullanılır.
Peygamberlik, Allah tarafından verilen yüce bir
görevdir. Allah'ın bir lütfudur. İnsanlar,
çalışıp çabalamakla her makam ve mevkiye
yükselebilirler, fakat peygamber olamazlar.
Zaten bu yol, Sevgili Peygamberimiz Hz,
Muhammed ile kapanmıştır. Anık başka bir
peygamber gelmeyecektir. Bu husus Kur’ an 'da
söyle belirtilir:
"Muhammed... Allah'ın resulü ve peygamberlerin
sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla
bilendir.»
Peygamberler insanlar arasından seçilip
görevlendirilmiş kimselerdir. Onlar da bizim
gibi bir kuldur. "Şehadet ederim ki Muhammed
Allah' ın kulu ve elçisidir." şeklindeki
ifadeyle bunu açıkça dile getiririz. Bu sözle,
onların da bizim gibi bir insan olduklarım,
doğup büyüdüklerini, yaşadıklarını ve sonra da
eceli geldiğinde Allah'ın rahmetine
kavuştuklarını kabul etmiş oluruz. Ancak
peygamberlerin diğer insanlardan ayrıldıkları
bir husus vardır, O da Allah'tan vahiy
almalarıdır.
İnsanları Allah'a inanmaya ve yararlı isler
yapmaya çağıran Peygamberler gerektiğinde,
inkarcıları ikna için mucizeler de
göstermişlerdir. Ancak İslam'da önemli olan
aklım kullanıp, evrendeki uslun uyum ve işleyiş
hakkında düşünmek, bunun bir yaratıcısız
olmayacağının bilincine varıp bir mucize
olmaksızın inanmaktır.
insanlar, kendi aralarından görevlendirilen
peygamberlere tabiî olarak muhtaçtır. Çünkü
manevî olgunluğa ve tüm insanların yararını da
koruyup gözetecek erdemli davranışlara
yönetebilmek peygamberlerin örnekliğiyle çok
daha kolaydır,
insan yaşamının ahlakî ilkelere uygun bir
şekilde devamı açısından peygamberlerin büyük
önemi vardır. Çünkü onlar, doğrulukları
güvenilir oluşları ve ahlakî yücelikleriyle tüm
insanlar için en güzel örnektirler.
Rasul: Kendisine Kitap ve şeriat verilmiş
Peygamberlerdir.
Nebi: Kendisine Kitap ve şeriat
verilmemiş,kendisinden önceki peygamberlerin
kitabıyla amel eden peygamberdir.
Peygamberlere Olan İhtiyaç
Peygamberler insanlara yol gösterici olarak
gönderilmiştir. İnsanların böyle yol
göstericilere ihtiyacı vardır.
Çünkü: insanlar kendi akılları ile Allah'ın
varlığını anlayabilirlerse de O'nun yüksek
sıfatlarını kavrayamazlar. Allah'a nasıl ibadet
edileceğini, Ahiret hayatını ve burada kimlere
mükafat verileceğini, kimlerin ceza göreceğini,
dünya ve ahiret mutluluğunun nasıl
kazanılacağını bilemezler.
İşte, bu gerçekleri insanlara öğretmek, dünya ve
ahirette mutlu olmanın yollarını göstermek için
Yüce Allah Peygamberlerini görevlendirmiştir.
Peygamberlerin Özellikleri
Peygamberler, her türlü ahlak güzelliğine sahip
örnek insanlardır. Onlarda bulunması gereken
bazı özellikler şunlardır:
1– Sıdk: Doğruluk demektir. Peygamberler son
derece doğru insanlardır. Asla yalan
söylemezler. Oldu dedikleri
olmuştur, olacak dedikleri zamanı gelince
mutlaka olacaktır.
2– Emanet: Güvenilir olmak demektir.
Peygamberler her hususta güvenilir kimselerdir,
emanete asla hıyanet etmezler.
3– Fetanet: Akıllı ve uyanık olmak demektir.
Peygamberler akıllı, uyanık ve yüksek zeka
sahibidirler.
4– İsmet: Günah işlememek demektir. Peygamberler
gizli ve açık hiçbir şekilde günah işlemezler.
5– Tebliğ: Bildirmek demektir. Peygamberler
Allah'tan aldıkları dinî hükümleri olduğu gibi
hiçbir değişiklik olmadan insanlara
bildirmişlerdir.
Kur'an-ı Kerim'de Adları Geçen Peygamberler
İlk peygamber Hz.Adem (a.s.), son peygamber
bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir.
Bu ikisinin arasında birçok peygamber gelmiştir.
Peygamberlerden yirmi beş tanesinin ismi Kur'an-ı
Kerim'de geçmektedir. Ancak peygamberlerin
sayısı çok daha fazladır. Biz, Kur'an-ı Kerim'de
ismi geçen peygamberler ile birlikte sayılarını
ancak
Allah'ın bildiği diğer peygamberlere de hiçbir
ayırım yapmadan inanırız.
|
|