"Zulümden kaçının. Zira
zulüm, kıyamet günü karanlıklar olacaktır. Cimrilikten de
kaçının, zira cimrilik, sizden öncekileri helak etmiş, onları
birbirlerinin kanlarını dökmeye, haramlarını helal addetmeye
sevk etmiştir."
Muslim, Birr 56; Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi,
Prof. Dr. İbrahim Canan, 16. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.
357
İNANLARIN YURDU CENNET
Hayatta en fazla neyi istersiniz? Güzel bir ev, gösterişli
elbiseler, zenginlik, bolluk, ihtişam... Peki size, dilediğiniz
herşeyin anında ve sonsuza kadar sağlanacağı bir mekanın varlığı
haber verilse, bunu nasıl karşılardınız? Elbette, büyük bir
heyecana kapılır ve hemen bu kusursuz mekanı görmek isterdiniz.
Böyle bir mekanda yaşamaya kuşkusuz hiçbir insanın, hiçbir
şekilde itirazı olmazdı.
Şimdi bir düşünün. Şimdiye kadar size, güzelliklerin
ayaklarınızın altına serileceği, sayısız nimet ve bollukla
karşılaşacağınız bir mekanın varlığından hiç bahsedilmedi mi?
Kuşkusuz ki bahsedildi. Aslında size ve sizin gibi tüm insanlara
tüm istediklerini hazır bulacakları bir yaşamın, "cennet
yaşamının" varlığı mutlaka haber verilmiştir. Yeryüzündeki her
insan, ölümünden sonra ahiret yaşamında sonsuz bir cennetin var
olduğu bilgisine sahiptir. Cennete girmeye layık görülen her
insan, nefsinin istediği herşeyi hazır bulacağı, mükafat ve
nimetlerle karşılanacağı, sonsuza kadar güzellikle muhatap
olacağı eşsiz bir mekanda yaşayacaktır. Dünyada yaşadığı sınırlı
süre ise, bu güzelliklere kavuşabilmesi için kendisine verilmiş
bir fırsattır. Allah, dünya hayatındaki imtihanın gereklerini
yerine getiren salih kullarına, bu güzel yurdu vaat etmiştir.
O halde insanları, cennet müjdesiyle sevince kapılmaktan
alıkoyan, cennete özlem duymalarını ve ona kavuşmak için çaba
harcamalarını engelleyen sebep ne olabilir? İnsanlar, acaba
neden kendilerine karşılıksız nimetler ve güzellikler
verileceğini bile bile, cennet için bir hazırlık yapmazlar?
Kuşkusuz bunun en önemli nedeni, insanların bir kısmının
cennetin varlığına kesin olarak inanmamaları, bir kısmının da
bundan büyük bir şüphe içinde olmalarıdır. İnsanların inançsız
veya şüpheci olmalarının kuşkusuz çeşitli sebepleri olabilir.
Ancak burada asıl üzerinde durulması gereken, bu şüphenin kimi
zaman bilgi eksikliğinden kaynaklanmasıdır.
Bu bilgi eksikliğinin giderilmesi için başvurulacak yegane
kaynak ise Kuran'dır.
Allah, Kuran'da insanlara eşsiz ve sınırsız güzellikleri ile
muhteşem bir cennet yaşamı tarif etmiştir. Bu güzelliklerin
sınırını bilmeyen, tarif edilen detayların farkında olmayan bir
kimsenin, cenneti ve oradaki yaşamı gözünde canlandırması zor
olabilir.
Elinizdeki kitap ile amaçlanan, Allah'ın insanlara sunmuş olduğu
ve büyük bir nimet olarak Kitabında anlattığı cenneti, insanlara
tanıtmak, sahip olduğu güzelliklerden herkesi haberdar etmektir.
Cennetin, ahirette insanlar için hazırlanmış iki yaşamdan bir
tanesi olduğunu bildirmek ve orada insana, şu anki düşünce
sınırlarını aşacak derece güzel olan herşeyin verileceğini
belirtmektir. Cennetin, cahilce inanışların aksine, tüm
nimetlerin kusursuzca var edildiği bir mekan olduğunu haber
vermek ve insanlara orada "nefislerinin istediği", "arzu
ettikleri" herşeyin sunulacağını göstermektir. Cennette, tüm
eksikliklerden, acizliklerden uzak olacaklarını, sıkıntı ve
hüznü tadmayacaklarını, asla pişmanlık duymayacaklarını
bildirmektir. Cennette, şu ana kadar görülmüş, bilinmiş her
türlü güzelliğin ve nimetin çok daha üstününün var olduğunu,
ayrıca Allah'tan bir ikram olarak henüz tanınmamış, görülmemiş
nimetlerin de orada hazır bulundurulduğunu ve bunların yalnızca
Allah'ın kendilerinden hoşnut olduğu insanlara sunulmakta
olduğunu haber vermektir.
Elinizdeki kitapta cennetle ilgili tüm bilgiler Kuran
ayetlerinden yola çıkılarak tarif edilmektedir. Dolayısıyla
sizler de bu bilgileri okuyup, cennet mekanını gözünüzde
canlandırmaya çalışırken, anlatılanların tümünün gerçek olduğunu
unutmamalısınız. Bütün bu bilgiler doğrultusunda sizleri
bekleyen asıl yurdun kusursuzluğunu düşünmeli ve oraya layık
olabilmek için çaba içinde olmalısınız. Allah'ın tüm bunları
sizlere karşılıksız olarak vereceğini ve tüm bu nimetlere
sonsuza kadar sahip olabileceğinizi unutmamalısınız. Tüm
bunların yanında, eğer sonsuz güzelliği tercih etmezseniz, tek
seçeneğinizin sonsuz azap dolu cehennem olacağını ve
cennettekilerin refah dolu yaşamlarını izlerken orada sonsuza
kadar sıkıntı, hüzün, azap ve pişmanlık yaşanacağını mutlaka
düşünmelisiniz.
Nimet ve Sefahat
Kitabın ilerleyen bölümlerinde Kuran'da tarif edilen cenneti
inceleyecek, ayetlerde yapılan tasvirlerden yola çıkarak, bu
muhteşem mekanı kavrayabildiğimiz kadarıyla gözümüzde
canlandırmaya çalışacağız. Ancak bundan önce değinilmesi gereken
bazı önemli noktalar var. Cennet konusundaki bazı yanlış
inanışlar ve izlenimler birçok insanın aklında ya da
bilinçaltında bu konuya doğru bakmalarını önleyen engeller
oluşturmuş durumda. Bu engeller nedeniyle, asıl anlamlarından
saptırılmış bazı temel İslami kavramları Kuran'a göre yeniden
tarif etmek gerekiyor.
Burada bu amaçla yapılması gereken ilk iş, nimet ve sefahat
kavramlarını birbirinden ayırt etmektir.
İlerleyen sayfalarda, Kuran'da tarif edilen cennetin son derece
"lüks" ve ihtişamlı bir mekan olduğunu göreceğiz. İçinde yaşanan
hayatın, olabilecek en konforlu, en göz alıcı hayat olduğuna
şahit olacağız.
Oysa bugün bazı insanların gözünde, bu tür bir hayat pek de
"İslami" bir hayat değildir. Aksine, bu tür bir yaşam tarzının,
Allah'tan ve din ahlakından uzaklaşmanın doğal bir sonucu
olduğunu düşünürler.
İşte toplumda hakim olan bu yanlış anlayış nedeniyle, pek çok
kişi, konforlu, lüks, gösterişli bir yaşamı ve bu yaşamın
unsurlarını "gayriİslami" bulur. Bunlar, örneğin; kaliteli
giyecekler, zengin ve gösterişli sofralar, eğlenceler, şölenler,
ihtişamlı ve süslü evler, dekoratif mekanlar, değerli sanat
eserleri vs., dinden kopmuş gafil insanlara ait şeyler olarak
görülür. Bunlarla dolu bir hayat da, genellikle "sefahat" olarak
tanımlanır ve bu şekilde yaşayan kişiler yerilirken "sefahat
içinde azgınca yaşayanlar" olarak adlandırılırlar. Sefahat,
Arapçada "sefih" kelimesinden türemiştir ve bu kelime, bir
tercümeye göre, "servet ve refah içinde sorumsuzca yaşamaktan
dolayı azma, şımarma, aklın zaafa uğraması" anlamına gelir.
İşte aşılması gereken bir yanlış anlama, bu noktada ortaya
çıkmaktadır. Allah'ın kulları için seçip beğendiği cennet hayatı
her türlü lüksü, konforu, gösterişi içinde barındırmakla
birlikte, olabilecek en güzel, en asil, din ahlakına en uygun
olan hayat tarzıdır.
Yanlış anlamaya yol açan şey, sefahatin tanımının yanlış
yapılmasıdır. Sefahat, yani Allah'a isyan ederek azıp şımarmak,
insanın zihninde gerçekleşen bir şeydir. Kelimenin çağrıştırdığı
maddi ortamla ise doğrudan bir ilişkisi yoktur. Bir başka
deyişle, birtakım insanları "sefih" kılan özellik, içinde
yaşadıkları zengin ve gösterişli mekanlar değildir. Sorun,
giysilerde, gösterişli evlerde, estetik mekanlarda, kısacası
maddi zenginlikte değil, insanların zihnindedir.
Bu durumun doğal sonucu ise şudur: Bir insan, eğer Kuran
ahlakını yaşıyorsa ve güçlü bir imana sahipse, son derece büyük
bir zenginlik ve ihtişam içinde bulunabilir, ama bu asla onu
"sefih" kılmaz. Aksine, karşılaştığı herşeyi Kuran ahlakıyla ve
Kuran kıstasları doğrultusunda değerlendirdiği için etrafındaki
güzellikleri birer "nimet" olarak görecektir. Bir şeyin nimet
olarak görülmesi demek, onu Allah'ın verdiğinin farkında
olunması demektir. Dolayısıyla bir Müslüman çevresindeki
zenginlikleri, güzellikleri, gösterişi ve ihtişamı Allah'ın
verdiğini bilirse, doğal olarak bunun karşılığında Rabbimiz'e
şükredecektir.
Bu genel mantığı, günümüz toplumlarına uyarlarsak şunu
söylememiz gerekir: Bugün Allah'ın hükümlerine yüz çevirerek
sefih bir hayat sürenler, ellerinde bulundurdukları imkanları
birer nimet olarak görmedikleri için sapmış durumdadırlar. Eğer
onları birer nimet olarak görselerdi, bu onların Allah'a
şükretmelerini sağlardı. Ve o zaman bu nimetlerin kullanımında
da Allah'ın gösterdiği yolu izler, yani israftan kaçınır ve
Allah'ın rızasına uygun biçimde harcama yaparlardı.
Dolayısıyla, karşımıza iki ayrı zenginlik tanımı çıkmaktadır.
Bir kısım zenginler iman etmişlerdir ki, ellerindeki imkanları
birer "nimet" olarak görürler. Bir kısım zenginler de
fasıklardır ki, ellerindeki imkanları sahiplenir, Allah'ı unutur
ve sefahate dalarlar. Allah'ın tüm mümin kulları için tavsiye
ettiği model ise, birincisindeki zenginliktir. Ancak zenginlik
de fakirlik de müminler için dünya hayatında bir denemedir.
Müminler bir imtihan vesilesi olarak dünyada fakirlik de
çekebilirler. Allah Kuran'da, "Biz ise, yeryüzünde güçten
düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve
mirasçılar kılmak istiyoruz" (Kasas Suresi, 5) şeklinde
buyurmaktadır. Allah'ın bu vaadi, dünyada da gerçekleşebilir,
ancak ahirette kesin olarak gerçekleşecektir.
İşte tüm bunlardan ötürü bazı Müslümanların ihtişamlı, lüks ve
gösterişli bir yaşamı suçlayarak, ondan çekinerek, hareket
etmeleri son derece yanlış olur. Çünkü söz konusu yaşamın tüm
maddesel içeriği -güzel kıyafetler, lezzetli yiyecekler,
ihtişamlı evler, sanat eserleri vs.- zaten iman edenler için
yaratılmıştır. Allah Araf Suresi'nde bu gerçeği iman edenlere
şöyle bildirmektedir:
"De ki: 'Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz
rızıkları kim haram kılmıştır?' De ki: 'Bunlar, dünya hayatında
iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır'..."
(Araf Suresi, 32)
Nitekim Kuran'da iman edenlere örnek olarak Hz. Süleyman'ın
zenginliği verilmektedir. Hz. Süleyman'a Allah çok büyük bir
mülk vermiştir. Kuran'da, Hz. Süleyman'ın sarayındaki ihtişam ve
sanat eserleri çok ayrıntılı olarak tarif edilmektedir. (Sebe
Suresi,12- 12-13, Neml Suresi, 44)
Ancak önemli olan, Hz. Süleyman'ın tüm bu mülk ve ihtişam içinde
Allah'a sürekli şükretmesi ve tüm bunların Rabbimiz'den gelen
birer lütuf olduğunu bilmesidir. Kuran'da, Hz. Süleyman'ın
"Gerçekten ben, mal sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih
ettim..." (Sad Suresi, 32) şeklindeki sözü haber verilirken, bu
derin kavrayışa dikkat çekilmektedir.
Hz. Süleyman'ın hayatının anlatıldığı kıssalar bize
göstermektedir ki, "mal sevgisi" kavramı, yani zenginliğe ve
zenginliğin her türlü çeşidine karşı istek duymak, Allah'ı
zikretmeye vesile olduğu sürece, meşrudur. Kuşkusuz bu tür bir
"mal sevgisi"ne sahip olan mümin, o malı Allah'ın gösterdiği
yolda kullanmaktan ve harcamaktan da çekinmeyecektir. Çünkü mal
bir nimettir ve sahibi de Allah'tır; dolayısıyla Allah Kuran'da
nasıl emretmişse, sahip olunan tüm mal ve zenginlikler de o
şekilde kullanılacaktır.
Ancak eğer mal, bir nimet olarak görülmez ise, o zaman sefahat
başlar. Kuran'da Allah, fasıklara ait olan bu zenginlik
anlayışına pek çok ayette örnek verir. "Bu, bende olan bir bilgi
dolayısıyla bana verilmiştir..." (Kasas Suresi, 78) diyen ve
"Şımararak sevince kapılan..." (Kasas Suresi, 76) dönemin
zenginlerinden Karun bu yanlış zihniyete bir örnektir.
Karun'daki gibi bir mal sevgisi insanı Allah'a yaklaştırmaz,
aksine O'nun yolundan saptırır. Kuran'da, insanı Allah'a imandan
ve elçilerin bildirdiği gerçeklerden uzaklaştıran mal
sevgisinden şu şekilde bahsedilmektedir:
"Gerçekten insan, Rabbine karşı nankördür. Ve gerçekten, kendisi
buna şahiddir. Muhakkak o, mal sevgisinden dolayı (bencil ve
cimri tutumundan) çok katıdır." (Adiyat Suresi, 6-8)
İşte bu nedenle de Müslümanların zenginliğe bakış açıları,
Kuran'da bildirilen bu ölçülere göre olmalıdır. Müslüman Allah
rızası için ve Allah'ın dinine hizmet için zenginliği talep
etmeli, Allah'ın var ettiği tüm nimetlere karşı istekli
davranmalıdır. Çünkü dünya hayatındaki nimetler Allah'ın rızası
için çaba sarf eden, samimi ve ihlas sahibi kulları için
yaratılmıştır. İman edenlerin yapması gereken, tüm bu nimetlere
sürekli şükür halinde olmak, Kuran'da "... O, ne güzel kuldu,
çünkü o, (daima Allah'a) yönelip-dönen biriydi" (Sad Suresi, 30)
ifadesiyle tarif edilen Hz. Süleyman'ı örnek almaktır.
Bir insan Kuran ahlakını gerçek manasıyla yaşayıp, yukarıda
tarif edilen bakış açısını elde ederse, cennete girmeye de
"layık ve ehil" olmuş olur. Cennetin en önemli özelliklerinden
biri, sonsuz bir ihtişama, göz kamaştırıcı bir zenginlik ve
estetiğe sahip olmasıdır. Mümin, bu güzelliklerin içinde Sad
Suresi'nde haber verildiği üzere, "... gerçekten ben, mal
sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim..." (Sad
Suresi, 32) diyen Hz. Süleyman gibi düşünecek ve hissedecek olan
insandır.
Mümin, asıl yaşamı olan cennette bu tür bir bakış açısı içinde
olacağına göre, ahirete bir hazırlıktan başka bir şey olmayan
dünyada da bu bakış açısını kavramaya çalışmakla yükümlüdür.
Zenginliği, estetiği, ihtişamı, bir "sefahat" olarak görenlerin
aksine, her bir nimetin Rabbimiz'den gelen bir lütuf olduğunu
bilmeli, değerini bilmeli, bunlardan zevk alıp şükretmeyi
öğrenmelidir.
İlerleyen sayfalarda inceleyeceğimiz cennet nimetleri, işte bu
bakış açısı korunarak yorumlanmalıdır.
Müminlere ALLAH (C.C) Vaadi
Bu
Dünyaya Aldanma Müminlerin Asıl Yurdu Cennet
Cennet Ehlinin Dünyadaki Durumları Müminlerin Dünyadaki Güzel
Yaşamları
Kuran'da iman edenler sonsuz bir ecir, sonsuz bir mükafat,
sonsuz bir mutlulukla müjdelenmiştir. Ancak çoğunlukla
dikkatlerden kaçan önemli bir nokta vardır. O da, sonsuz zaman
içinde, sonsuz güzelliklere uzanan bu müjdenin, mümin daha
dünyadayken yaşanmaya başlamasıdır. Çünkü mümin ahirette
cennetle müjdelendiği gibi, bu dünyada da Allah'ın lütuf ve
ikramıyla nimetlendirilmektedir. Kuran'da, salih amellerde
bulunan müminlerin bu dünyada da güzel bir hayatla
yaşatılacakları şöyle haber verilir:
Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde
bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve
onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak
veririz. (Nahl Suresi, 97)
Ayette haber verilen bu müjdenin, başta peygamberler olmak üzere
salih müminler üzerinde gerçekleştiğini pek çok Kuran ayetinden
öğrenmekteyiz. Örneğin, Kuran'da cennetin en yüksek dereceleri,
en üstün makamlarıyla müjdelenen Peygamberimiz (sav)'i dünya
hayatında Allah'ın zengin kıldığı, "bir yoksul iken seni bulup
zengin etmedi mi?" (Duha Suresi, 8) ayetinden anlaşılmaktadır.
Ayrıca Hz. Davud'a, Hz. Süleyman'a, Hz. Zülkarneyn'e, Hz.
İbrahim ve ailesine bu dünyada büyük bir mülk ve imkan
verildiğinden de daha birçok ayette bahsedilir.
Hem bir mükafat ve şevk kaynağı, hem de Rabbimiz'in karşılıksız
lütuf ve ihsanının bir göstergesi olarak salih kullarına dünyada
nimet ve güzellik vermesi Allah'ın değişmez bir kanunudur.
Zenginlik, ihtişam ve güzellik cennetin en temel özelliklerinden
olduğu için, Allah sevdiği seçkin kullarına cenneti
hatırlatacak, onların cennete kavuşma arzusu ve heyecanlarını
artıracak nimetlerin benzerlerini bu dünyada da yaratır. Bu
yüzden, nasıl inkarcıların ebedi azapları daha bu dünyadan
başlıyorsa, salih müminler için vaat edilen ebedi güzellikler de
kendilerine dünyadaki hayatlarında gösterilmeye başlanır.
Bir mümin, kendisini yaratan Allah'ın bilincinde olmasından,
O'nun emir ve yasaklarına uymasından, O'nun insanlar için seçip
beğendiği dini yaşamasından ve en önemlisi ölümünden sonrası
için çok büyük umut ve beklentiler taşımasından ötürü, dünyadaki
yaşamı boyunca her türlü ruhsal sıkıntı ve üzüntüden uzaktır.
Herşeyden önce Rabbimiz'in yardımı ve desteği iman edenlerle
beraberdir. Allah "... elçisi ile müminlerin üzerine güven
duygusu ve huzur..." (Tevbe Suresi, 26) indirmiştir. Bu,
müminlerin her namazda, her salih amelde, Allah rızası için
yapılan küçük büyük her işte Allah'ın kendilerini gördüğünü,
meleklerin bunları amel defterlerine yazdığını ve ahirette tüm
bunların karşılığını alacaklarını bilmelerinden doğan bir
huzurdur. Bu, Allah'ın kendilerini görünmeyen ordularla ve
meleklerle desteklediğini, "önlerinden ve arkalarından
izleyenleri" olduğunu ve bunların kendilerini "... Allah'ın
emriyle gözetip-korumakta..." (Rad Suresi, 11) olduklarını,
O'nun yolunda yapılan mücadelede galip gelecek olanların,
cennetle müjdelenmiş olanların hep kendileri olduklarını
bilmelerinden kaynaklanan bir güven duygusudur. Böylece salih
müminler, Allah'ın meleklere, "... iman edenlere sağlamlık
katın..." (Enfal Suresi, 12) vahyi doğrultusunda, asla korkuya
ve heyecana kapılmazlar.
Müminler Kuran'da, "... bizim Rabbimiz Allah'tır deyip sonra
dosdoğru bir istikamet tutturan..." (Fussilet Suresi, 30)
insanlar olarak tanımlanırlar. Ve, "onların üzerine melekler
iner. 'Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vaadolunan cennetle
sevinin'." (Fussilet Suresi, 30) derler. Müminler Kuran'da
belirtildiği şekilde, Allah'ın "... kimseye güç yetireceğinden
fazlasını yüklemeyeceğini" (Araf Suresi, 42) bilmişlerdir.
Kadere ve herşeyi yapıp edenin Allah olduğuna kesin bir bilgiyle
inanırlar ve böylece başlarına gelenlere "... Allah'ın bizim
için yazdıkları dışında bize kesinlikle hiçbir şey isabet
etmez..." (Tevbe Suresi, 51) ayetinin hükmü gereğince tevekkül
ederler. Allah rızasına uydukları ve "... Allah bize yeter, O ne
güzel vekildir..." dediklerinden dolayı da onlara hiçbir kötülük
dokunmayacaktır. (Al-i İmran Suresi, 173-174)
Ancak dünya bir deneme süresi olduğundan elbette müminin
karşısına çeşitli zorluklar çıkabilir. İman eden bir kimse belli
dönemlerde açlık, hastalık, uykusuzluk, kaza, maddi kayıp gibi
çeşitli sıkıntılarla karşılaşabilir. Daha pek çok zorluk ve
denemeden de geçirilebilir. Bakara Suresi, 214. ayette
belirtildiği şekilde fakirlikle ve zorluklarla da denemeden
geçirilebilir. Bir ayette müminlerin yaşadıkları imtihan şöyle
bildirilmiştir:
Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden
cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk,
öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki,
sonunda elçi, beraberindeki müminlerle; "Allah'ın yardımı ne
zaman?" diyordu. Dikkat edin, şüphesiz Allah'ın yardımı pek
yakındır. (Bakara Suresi, 214)
Kuşkusuz ki bu zor durum, peygamberin ve yanındaki müminlerin
Rabbimiz'e olan güçlü imanlarını, Kuran ayetlerini uygulamadaki
kararlılıklarını kesinlikle etkilememiştir. Zaten Allah, ayetin
sonunda müminlere yardımının çok yakın olduğunu da
müjdelemektedir. Başka bir ayette iman edenlere şu müjde
verilir:
Allah, takva sahiplerini (inanarak ve inançlarını uygulayarak)
zafere ulaşmaları dolayısıyla kurtarır. Onlara kötülük dokunmaz
ve onlar hüzne kapılmayacaklardır. (Zümer Suresi, 61)
Mümin zorlukların imanının denenmesi için özel olarak
yaratıldığını, güzel bir sabır ve tevekkül gösterdiği takdirde
bunların ahireti için sınırsız bir ecir kaynağı, olgunlaşması
için büyük fırsatlar olduğunu bilir. Bu nedenle de bu zorluklar
karşısında tevekkül eder, huzur, mutluluk ve neşesinden
hiçbirşey kaybetmez. Bu sıkıntılar onun ruhi dengesini, dirayet
ve kararlılığını hiçbir zaman olumsuz yönde etkilemez. Hatta
sabrının ve tevekkülünün karşılığını Allah Katında alacağını
bildiğinden şevki ve heyecanı daha da artar.
Bu durum inkar edenler için tam tersi yöndedir. Allah'ın
ayetlerini inkar eden bir kişi, dünya hayatında çektiği çeşitli
bedensel acıların yanında, ruhen de azap çeker. Korku, üzüntü,
ümitsizlik, tedirginlik, karamsarlık gibi negatif duygular
onların cehennemde çekecekleri azabın bu dünyadaki küçük bir
başlangıcını oluştururlar. Allah, bu insanları bir ayette şöyle
tarif eder:
Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam'a
açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe
yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman
etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir. (Enam Suresi,
125)
Allah, Kendisi'nden içi titreyerek korkan, hatalarından ve
günahlarından dolayı bağışlanma dileyip, tevbe eden salih
müminleri ise, dünya hayatında da en güzel şekilde
nimetlendireceğini ve onlara ihsanda bulunacağını bildirmiştir.
Hud Suresi'nin 3. ayetinde şu şekilde bildirilir:
Ve Rabbiniz'den bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. O da
sizi, adı konulmuş bir vakte kadar güzel bir meta (fayda) ile
metalandırsın ve her ihsan sahibine Kendi ihsanını versin. Eğer
yüz çevirirseniz gerçekten ben, sizin için büyük bir günün
azabından korkarım. (Hud Suresi, 3)
Burada bildirildiği gibi, Allah'tan bağışlanma dilemek, tevbe
etmek salih müminlerin vasıflarındandır. Bu davranışlar müminin
Allah karşısında ne kadar aciz ve zayıf olduğunun farkında
olduğunun da bir ifadesidir. Çünkü iman edenler hataları ve
eksiklikleri olduğunu ve dünya hayatı boyunca da hata
yapabileceklerini bilmekte, bundan dolayı Allah'ın rahmetini
dilemektedirler. Rabbimiz de ayette bildirildiği gibi onların bu
güzel ahlaklarının karşılığını dünya hayatında vermekte, bu
kişileri ölümlerine kadar güzel bir hayatla yaşatmaktadır. Bir
ayette müminlerin dünya hayatı şöyle tarif edilir:
Allah'tan sakınanlara: "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde "Hayır"
dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik
vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin
yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)
Dünya hayatının tüm güzellikleri, ahiret yurdu ile mukayese
edildiğinde değerini tamamen yitirmektedir. O halde bir hedef
belirlenecekse, bunun sadece sonsuz ahiret hayatı olması
gerekmektedir. Zaten bunu hedefleyen müminlere Allah, dünya
hayatlarında da nimetlerini artırmaktadır.
Müminler dualarında, ahiretle birlikte dünya hayatının
nimetlerini ve iyiliklerini de Allah'tan isterler. İman
edenlerin bu duaları Bakara Suresi'nde şu şekilde bildirilir:
(Hacc) ibadetlerinizi bitirdiğinizde, artık (cahiliye döneminde)
atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan da kuvvetli bir anma ile
Allah'ı anın. İnsanlardan öylesi vardır ki: "Rabbimiz, bize
dünyada ver" der; onun ahirette nasibi yoktur.
Onlardan öylesi de vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik
ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru"
der. İşte bunların kazandıklarına karşılık nasibleri vardır.
Allah, hesabı pek seri görendir. (Bakara Suresi, 200-202)
Kuran'da Allah'a gönülden iman eden, ihlas sahibi kulların bu
dünyaya mirasçı kılındıkları bildirilmektedir. Şüphesiz ki
Allah'ın vaadi haktır ve gerçekleşecektir. Allah bir ayette
şöyle buyurmaktadır:
Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara
va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve
iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar
sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini
kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları
korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana
ibadet ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan
sonra inkâr ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)
İman Edenler Cennetle Müjdelenirler
Bir önceki bölümde, Allah'a gönülden teslim olmuş ihlaslı
müminlerin daha cennete girmeden önce, bu dünyada Allah'ın
nimetlerine ve güzelliklerine kavuştuklarından bahsetmiştik. Bu
güzelliklerin en önemlilerinden birisi müminlerin
"müjdelenmeleridir". Kuran'ın birçok ayetinde Allah'ın cenneti
vaat etmesinden ve müminleri bununla müjdelemesinden
bahsedilmektedir. Bu müjdeleme bir ayette şöyle ifade
edilmiştir:
Rableri onlara Katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar
için, kendisinde sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler.
(Tevbe Suresi, 21)
Bir başka ayette ise müminler için şöyle denmektedir:
Müjde dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah'ın sözleri
için değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.
(Yunus Suresi, 64)
Allah'ın kendilerini çeşitli ayetlerle cennetle müjdelediğini,
yapmakta oldukları salih amellerin Allah Katında geçerli
olduğunu ve bekledikleri güzelliğin ise pek yakın umut eden
müminlerin kalplerini büyük bir ferahlık kaplar.
Kuran'da müminlerin melekler vasıtasıyla da müjdelenecekleri
bildirilmektedir. Allah'a samimi bir kalple iman edip, O'na
hiçbir şeyi şirk koşmayan, Allah'ın Kuran'da bildirdiği emir ve
tavsiyelerine titizlikle uyan ve Kuran ahlakını yaşamak için
gayret eden salih kullar böyle bir müjdeyi umut edebilirler.
Şüphesiz ki bu müjde, cenneti şiddetle arzulayan bir mümin için
tarifsiz bir sevinçtir. Bu durum Kuran'da şöyle anlatılır:
Şüphesiz "Bizim Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra dosdoğru bir
istikamet tutturanlar (yok mu); onların üzerine melekler iner
(ve der ki:) "Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vaadolunan
cennetle sevinin."
Biz, dünya hayatında da, ahirette de sizin velileriniziz. Orda
nefislerinizin arzuladığı herşey sizindir ve istediğiniz herşey
de sizindir." "Çok bağışlayan, çok esirgeyen (Allah)tan bir
ağırlanma olarak." (Fussilet Suresi, 30-32)
Allah, resullere de müminleri müjdeleme görevi vermiştir. Allah
Ahzap Suresi'nin 47. ayetinde elçisine, müminlere Kendisi'nden
büyük bir fazl olduğunu müjdelemesini, Yasin Suresi 11. ayette
de Kuran'a uyan ve gayb ile Rahman'a karşı içi titreyerek korkan
kimseleri bir bağışlanma ve üstün bir ecirle müjdelemesini
emretmektedir. Zümer Suresi'nin 17. ayetinde ise tağuta kulluk
etmekten kaçınan ve Allah'a içten yönelenler için bir müjde
olduğu haber verilmektedir.
Yunus Suresi'nin, 2. ayetinde ise Allah elçisine, "… İman
edenlere Rableri Katında gerçek bir makam olduğunu müjde ver"
diye vahyetmektedir. Cennetle müjdelenen müminlerin ayetlerde
belirtilen ortak özelliklerine baktığımızda, bunların Allah'a
karşı son derece samimi, acizliklerinin bilincinde, Kuran'a ve
elçiye itaat eden, Allah'tan korkan ihlaslı kimseler olduklarını
görmekteyiz.
Allah'ın Vaadi
Mümin olarak huzuruna gelecekler için Allah içlerinde ebedi
olarak kalacakları cennetleri vaat etmiştir. Allah'ın vaadi ise
şüphesiz ki gerçekleşmesi kuşku götürmeyen, en kesin sözdür.
Böylece kesin bir bilgiyle inananlar, bu vaadin
gerçekleşeceğinden asla kuşkuya kapılmaz ve mümin olarak
canlarını teslim ettikleri takdirde günahlarının bağışlanarak
cennete kabul edileceklerini umarlar. Bir ayette şöyle buyrulur:
Adn cennetleri (onlarındır) ki, Rahman (olan Allah, onu) Kendi
kullarına gaybtan vaadetmiştir. Şüphesiz O'nun vaadi yerine
gelecektir. (Meryem Suresi, 61)
Allah'ın kendilerine cenneti vaat etmiş olması, müminleri
tarifsiz bir sevinç ve coşkuya sürükler. Onlar, Allah'ın salih
kulları için cenneti istediğini ve onları buraya mirasçı
kıldığını bilmektedirler. Allah'ın kullarına cenneti vaat
etmesiyle ilgili bir başka ayet şöyledir:
Şimdi kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz, dolayısıyla ona
kavuşan kişi, dünya hayatının metaı ile metalandırdığımız sonra
kıyamet günü (azaba uğramak için) hazır bulundurulan kişi gibi
midir? (Kasas Suresi, 61)
Bu ayetten de açıkça anlaşıldığı gibi, Allah'ın bir vaadde
bulunması, buna kavuşmak için kesinlikle yeterlidir. Allah
kimlere cenneti vaat etmişse, bunlar Allah'ın izniyle sonsuz
nimetlere kavuşacaklardır. Müminler de cennete girdiklerinde bu
durumu ifade edecek ve Allah'a şöyle şükredeceklerdir:
(Onlar da) Dediler ki: Bize olan vaadinde sadık kalan ve bizi bu
yere mirasçı kılan Allah'a hamd olsun ki, cennetten dilediğimiz
yerde konaklayabiliriz. (Salih) amellere bulunanların ecri ne
güzeldir. (Zümer Suresi, 74)
Dünya hayatında çeşitli kereler müjdelenmiş olan ve Allah'ın
kendilerine cenneti vaat ettiği müminler, yaşamlarının sonunda
umut ettiklerine kavuşacaklardır. En sonunda o beklenen an
gelir. Bir müminin hayatı boyunca tefekkür ettiği, kavuşabilmek
için dua ettiği ve layık olabilmek için vargücüyle çalıştığı
yer, "kalınacak yerlerin en hayırlısı" ve "Allah Katındaki asıl
varılacak güzel yer" olan cennettir. Bu kusursuz mekan müminler
için hazırlanmış ve onlara sunulmak üzere kapıları açılmıştır.
Müminlerin cennete girişleriyle ilgili bir ayette bu eşsiz
manzara şöyle tarif edilir:
Onlar Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve
soylarından salih davranışlarda bulunanlar da (Adn cennetlerine
girer). Melekler onlara her bir kapıdan girip (şöyle derler:)
"Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne
güzel." (Rad Suresi, 23-24)
Onlar cennette "esenlik dileği ve selamla" (Furkan Suresi, 75)
karşılanacak ve "oraya esenlikle ve güvenlikle" gireceklerdir. (Hicr
Suresi, 46) Yapılacak tek şey kalmıştır: Sadece müminler için
hazırlanmış ve türlü nimetlerle donatılmış bu sonsuz yurdun
güzelliklerini keşfetmek.
Cennet Hakkında Bazı Batıl Düşünceler
Iman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet halkidirlar,
orada süresiz kalacaklardir. (Bakara Suresi, 82)
Cennet - Allah'in Cennet Ehli Için Hazirladigi Nimetler
Insanlar var olmasini istedikleri, fakat dünya sartlarinda
mümkün olmayan seyleri kimi zaman filmlere, romanlara konu
yaparlar. Bu tür fikirleri fantastik, ütopik gibi sifatlarla
nitelendirerek gerçekdisi olduklarini vurgularlar. Çogu insan bu
hayal ürünü mükemmelliklerin gerçek olmasini ister, bunlara
özenir. Ancak dünya sartlarinda bunlarin gerçeklesmesinin
olanaksiz oldugunu bilmek ve bu güzellikleri sadece hayal etmek
onlarin ruhunda derin bir zevk olusturmaz. Aksine yasadiklari
ortamdaki eksikliklerin biraz daha farkina vararak dünyanin
gerçek yüzünü görmelerine, bu da kendi deyimleriyle
"keyiflerinin kaçmasina" sebep olur. Elbette ki tarif ettigimiz
bu ruh hali iman etmeyen kisiler için söz konusudur. Ahiretin
varligina kesin bir bilgiyle iman eden müminler ise, hayal
gücünün sinirlarini zorlayan tüm ihtimallerin Allah'in "ol"
demesiyle gerçeklesebilecegini, ahirette cennet nimeti olarak
karsilarina çikabilecegini bilirler. O halde insan, dünyada
"olsa ne güzel olur" diye düsündügü her güzellik ve nimete
cennette kavusabilmeyi umabilir. Bu umut içindeki insan,
istedigi herseye kavusabilecegi cenneti hak edebilmek için ciddi
bir çaba göstermeye baslar
Bir hadiste Peygamberimiz (sav), Allah'in salih kullari için
ahirette
"hiçbir gözün görmedigi, hiçbir kulagin duymadigi ve hiçbir
beserin kalbine gelmeyen birtakim nimetler" olacagindan
bahsetmistir.
[Ölüm-Kiyamet-Ahiret ve Ahirzaman Alametleri, s. 306/497]
Böylelikle Allah, dediklerine karsilik olarak içinde ebedi
kalacaklari, altindan irmaklar akan cennetler verdi. Bu, iyilik
yapanlarin karsiligidir.
(Maide Suresi, 85)
Allah cenneti tarif edip tanittigi ayetlerle insanlara
dünyadakilerle kiyaslanmayacak bir nimet ufku açmaktadir. "Orada
diledikleri hersey onlarindir; Katimiz'da daha fazlasi da var."
(Kaf Suresi, 35)
ayetiyle cennetteki bu nimet genisligi haber verilmektedir.
Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde müminlere, kendilerini
bekleyen cennet nimetleri hakkinda su ayeti hatirlatmistir:
Artik hiçbir nefis, yaptiklarina karsilik olmak üzere kendileri
için gözler aydinligi olarak nelerin (sayisiz nimetlerin)
saklandigini bilmez.
(Secde Suresi, 17) [Tezkireti'l Kurtubi, s. 306/498]
Allah'in cennette sunacagi nimetler düsünülürken unutulmamasi
gereken önemli bir nokta da insan aklinin çok sinirli oldugudur.
Bundan dolayi kisi, kendisine vaat edilen nimetlerin bollugunu,
çesitliligini, benzersiz güzelliklerini zihninde tam olarak
canlandiramayabilir. Kuran'da ve hadislerde bildirilen nimetler,
yapilan tasvirler insanlara açiklayici olmasi bakimindan,
dünyadaki güzelliklerin yer aldigi benzetmelerle tarif
edilmektedir. Ancak bunlar cennette çok daha mükemmel halleriyle
olacaklardir. Çünkü Allah, sonsuz aklinin bir tecellisi olarak
cenneti tüm kusurlardan arindirilmis mükemmel bir mekan olarak
yaratmistir.
Insanin sinirli düsünme ufkunu söyle bir örnekle anlatabiliriz.
Insan, görme duyusuna sahip olmasa sadece tat alma, koklama,
isitme ve dokunma duyulariyla yaratilmis olsa; göze hitap eden
nimetler kendisine ne kadar tarif edilip anlatilsa da bunlari
kavramasi mümkün olmazdi. Renkten, aydinliktan, estetikten,
simetriden, ihtisamdan bahsedildiginde bu kisi tüm bunlari
anlayamayabilirdi. Ayni sekilde su anda bizim bilmedigimiz ama
Allah'in cennette var edecegi ve bize yepyeni ufuklar
kazandiracak baska duyular olabilir. Dolayisiyla sadece bes
duyumuzla sinirli oldugumuz bu dünyada ne tür nimetlerden
habersiz oldugumuzu tam olarak kavramamiz da mümkün olmayabilir.
Görüs, düsünce ve hayal ufkumuzdaki sinirliligi, penceresiz bir
evin içinden hiç disari çikmadigini varsaydigimiz bir kimsenin
durumuna da benzetebiliriz. Evin disindaki güzelliklerden
-daglarin, nehirlerin, agaçlarin görünümünden, birbirinden
estetik çiçeklerden, sevimli hayvanlardan, berrak bir
gökyüzünden, gün isiginin aydinligindan...- habersiz olan bu
kisi, nasil bir nimet eksikligi içerisinde oldugunun da farkinda
olmaz. Kaldi ki bu kiyas dünyadaki güzellikler üzerinden
yaptigimiz bir kiyastir. Dünyanin nimet ve güzellikleri ise
cennet nimetlerinin yaninda son derece eksik ve kusurludur. Bu
bakimdan iman eden bir kis,i cenneti de sahip oldugu sinirli
bilgiler dahilinde, dar bir görüsle degerlendirmekten kaçinmali,
bu yanilgiya düsmemelidir. Çünkü insan, Rabbimiz'in
bildirdikleri disinda cennetle ilgili ayrintilarin, cennet ehli
için hazirlanmis sürprizlerin neler olabilecegi hakkinda yorum
sahibi bile degildir. Kuran'da bu duruma dikkat çekilen
ayetlerden birinde Allah
"Orada diledikleri hersey onlarindir; Katimiz'da daha fazlasi da
var."
(Kaf Suresi, 35) buyurmaktadir.
Bir rivayete göre ise Peygamberimiz (sav) cennet nimetlerini
söyle tarif etmistir:
Cennete kosan yok mu? Çünkü cennette akla hayale gelmeyen nimet
vardir.
[Tezkireti'l Kurtubi, s. 306-307/499]